Aşağıdakiler haziran ayında sağdan soldan dikkatimi çekenler. Hiç bir sınıflandırması, ortak paydaları olmadan.
Bu fotoğrafı; Lost izleyip de güzel kadın karakter olarak 1.65'lik Evangeline Lilly seçenlere ithafen paylaşıyorum. Shannon karakteriyle tanınan ablamızın tam adı; Maggie Grace.
Pazar günü, üstümdeki kaplumbaÄŸa kostümünü çıkarıp sivile döndüm. Gitmeden “yer deÄŸil, komutan önemli” diye çok sık söylemiÅŸlerdi. Bense hem problemli bir yere (MuÅŸ), hem de kötü komutanlara denk gelerek sancılı bir sürece baÅŸladım.
Acemilikte bir poÅŸetin yapabileceÄŸi en boktan, ustadaysa en konforlu askerliklerinden birini yaptım. Bölüğün internet cafesini idare ediyordum ve gececiydim. Hiç öyle serseri de deÄŸildim. “Biz geceleri böyle içerdik, şöyle boklar yerdik” diyeceÄŸim hiç birÅŸey yok.  Ama ÅŸunu söyleyebilirim ki 43 TL çavuÅŸ maaşına yapılacak iÅŸ deÄŸil.
Başlarda sivil kızları sıklıkla ellemek istiyordum, artık o da geçti. Gönül rahatlığıyla yaklaşabilirsiniz. Şimdilik eskisine göre biraz küfürbazım, arada yere tüküresim geliyor, o kadar. 1-2 haftaya bunları da atlatırım herhalde. Ritme oturan hayatımla, bol tweetli ve bloglu bir döneme girmeyi planlıyorum.
Bu haftasonu torunlarım 331KD’ler geliyor. Zavallılar acemiliklerini yaparken ben de tezkereye kararlı adımlarla ilerliyor olacağım.
Psikolojik bir hesapla, askere geleli 3 yıl oldu hissediyorum. Hantallaşıyor ve bayıklaşıyorum. Uzun bekleyişlerde hayatımın bundan sonraki 40 yılını planlayacak vaktim oluyor. Çay ve poğaça dışında ender besin alıyor, nöbette karaciğer, dalak ve bağırsaklarımın ayrı ayrı üşüdüğünü hissedebiliyorum. Döndüğümde ilk iş 2 double cheese, patates kızarması ve buzsuz light cola rica edeceğim.
Burada sabahları yumurtasını yemeyen birini bulduğumda günüm güzel geçiyor. Sivildeki hayatı ve yapacaklarımı hayal bile edemiyorum. İstanbul çevresindeki rotamı, Kartalkaya ile devam ettirir, bakarsınız bir Arap Emirliğinde sonlandırırım.
“Atmayan ÅŸafağı uyku siker” diyor koÄŸuşçu Mehmet. Gidiyorum ÅŸimdi yukarıya. Açık mavi çarÅŸafıma uzanıp, 38 erkek, 76 ayaklı bir yatakhanede, gece mırıltıları arasında huzur bulmaya gidiyorum.
Arabayla hava serin de olsa camlar açık giderdim ben. Narin tekerlek iniltisinin, çalan müziÄŸin riff’lerine katılmasına bayılırdım. Üzerimde serin beyaz gömleÄŸim, steril ayakkabılarım vardı. Parfüm kokusuna henüz adapte olamamış, her nefesimde mutluluÄŸumu hatırlıyordum. “Dancing Nancies” dinliyordum. Yaptığım iÅŸten de memnundum, iÅŸtekilerden de. AkÅŸamına da Asmalı Mescit’te olacaktım. Temiz yüzlü garsondan Miller rica edecek ve ekleyecektim; “Limonlu lütfen”…
Åžu anda BeyoÄŸlu’ndan 1400 km doÄŸudayım. Elimde dolu bir kaleÅŸnikof, hücum yeleÄŸinde 60 yedek mermisi var. Kamuflajım sürünmekten renk deÄŸiÅŸtirmiÅŸ, yeÅŸil otlardan deÄŸil, sarı yapraklardan saklanıyor. Pislikten rahatsız olma eÅŸiÄŸini geçeli 30 gün olmuÅŸ, aÄŸzıma dolan tozları topraÄŸa tükürüyorum. Karşımdaki yamaçlarda cırcırlar ötüyor, 4 istikametinden uzaktaki bir köyün ezan tınısı duyuluyor. Heryer çok sessiz, karargahtan dahi 1 km uzakta nöbet kulübesindeyim. HiçliÄŸin içinde yalnızım ve bekliyorum. Kuru dere yatağından birileri gelip koruduÄŸum mühimmat depolarına inerse onları öldürmek için… Önce “Dur kimdir o” diye bağıracağım. Israrcıysa bir kez havaya, bir kez yere ateÅŸ edeceÄŸim. Ardından yapacağımı anlatmama lüzum yok herhalde.
Yaptığım iÅŸi saçma veya aptalca bulmuyorum. Birilerinin bunu yapması gerekiyor ve bu görev bu sefer yüzbinlerden bana denk geliyor. Åžehirde aynı hayat bensiz ve eksiksiz devam ederken ben zamansızlık içindeyim. Üşüyorum. Sessizce “Dancing Nancies”i söylüyorum. Cırcırlar ritmi kaçırıyor.
Komutanın da bana “coldplay” i önermesini beklemiyorum ama böylesi de gece boyu gülmeme yetti.
- Dur, dur… O ne o?
- Müzik mi komutanım?
- Müzik mi o?
- Evet komutanım. bilgisayardan radyo çalıyor. How to disappear completely - Bu ne lan cenaze marşı gibi amına kodumun. Çat! (hoparlör switchi)
Üstün mimari yeteneklerimden dolayı karargahtaki internet cafe idaresini (?) bana verdiler. Siz rahat uyuyun diye bütün gün facebook ve  televidyon.com’u takip ediyorum. Halen itiraf.com okuyorum. Burada insan kendini kaybediyor. Yakında Åžok gazetesi de alacağım tam olacak.
Benim için “baÅŸkasının bardağından devam edebilmek evrimi” ÅŸu ÅŸekilde oldu.
Bazı insalar başkasının bardağından birşey içerken rahatsız olur (hatta katiyen içmez). Ya da şişenin ağzını silmek gibi (göstermelik) bir önlem alırlar. Oysa bir insan bir şişeyi diktikten sonra dudaklarına değen son damlalar şişeye geri düşer. Benzer şekilde kamışla içerken de ağızdan 8-10 damlalık bir kütle şişeye kamış koridorundan aynen geri döner.
Bu steril alışkanlıklar kişinin ilk bira içme seanslarında beklenmedik şekilde son bulabilir.
Aynı insan ilk seviÅŸtikten sonraysa bu “steril hayat” konusunda bir adım daha geri gitmiÅŸtir. Hasta olmadığından emin olduÄŸu birisinin ÅŸiÅŸesinden gönül rahatlığı ile devam edebilir.
Şu anda askerdeyim. Bu evrimin 3. fazı olduğunu burada anladım. Ben eskiden erkeklerin bardağından birşey içemez, kızlarınsa yalnızca -güzel- olanlarının içeceklerine devam edebilirdim. Burada toprak yutuyorum, başkasının ayakkabısını giyiyorum, çeşmeden su içiyorum.
Korkarım eski alışkanlıklarıma dönmek epey bir vaktimi alacak.
Havalı göründüğünü düşünüyor, patronunun büyük ve lüks arabasıyla benzinciye doÄŸru ilerliyordu. Damla gözlükleri kaÅŸ hizasından biraz aÅŸağıdaydı ve yukarıdan sızan güneÅŸ umrunda deÄŸildi. Zaten gözlüğün amacı UV’den korunmaktan baÅŸkaydı. Zaten koruduÄŸu da şüpheliydi. KonuÅŸacağı adamlar, gözlüğün bir benzinci envanterinden çıktığını o sürelerde farketmeyecekti.
Aslında, o gözlüğün asıl misyonu, sadece çıkarma mizansenini yaÅŸatmaktı. BaÅŸkaları yaptığında süper duran kısa gösterinin baÅŸrolünde oynamak istiyordu. Keskin ama mütevazi bir gülümsemeyle yüzünden gözlüğünü çekip, hafif kamaÅŸmış gözler ve dinamik bir duruÅŸla elini uzatacak, “Sedat Bayrak. Mimar.” diye baÅŸlayacaktı. Karşısındaki yakışıklı adam da “Merhaba Sedat Bey…” diye devam edecekti. Öyle olması gerekiyordu. O da uzun boylu olmalıydı.
Sedat henüz son sınıf öğrencisiydi ve Gebze’de büyük bir fabrika’nın proje ve ÅŸantiye yönetimini yürütecekti. O gün, dar kesimli gömleÄŸin, mimar olduÄŸunu yüz metreden bağırdığını düşünüyordu. Mayıs sıcağındaki serinlikti Sedat. Tüm güçler üzerinde toplanmıştı ve çok önemsediÄŸi damla gözlükleri halen biraz aÅŸağıda duruyordu.
3 yıl oldu mu? Heralde o kadardır birÅŸeyler yazmayalı. Eski sitemin zaman aşımına uÄŸradığını kabul etmem de yine o günlere tekabul ediyor. Ancak iÅŸ/zaman vs’den dolayı bir türlü fırsat bulamamıştım.
2 hafta önce, askere gitmeme 1,5 ay vardı ve evde boÅŸ boÅŸ oturuyordum. Zamanı gelmiÅŸti… Vaktimi alan tasarımdan çok kendi yaptığım tasarımı, bir CMS yazılımına adapte etmek oldu. Standart wordpress theme’lerinden birini kullanamadım. UÄŸraÅŸmak istedim. Adresinin mimarsedatbayrak.com olmasıysa, bu ismi çok sevdiÄŸimden deÄŸil, google optimizasyonu gereÄŸi en uygunu olduÄŸu için.
Sanıyorum askere gidene kadar 3-4 günde bir güncellerim. Askere gittikten sonraysa çarşı izinlerimin aralığına bakar. Soldaki sütundan e-posta listesine kaydolursanız yeni bloglardan anında haberdar olabilirsiniz.
Bir de aÅŸağıdaki içerikleri yükledim web siteme. Özellikle grafik-cv’ye kaydadeÄŸer vakit harcadım. İmajların üzerine tıklayarak gereken yöne yol alabilirsiniz.
“Baba, ÅŸimdi bi soru soruyorum, lütfen samimi cevap ver. Dünya barışı mı olsun istersin, yoksa Soyak YeniÅŸehirden 4+2 bir daire mi?”. Zor bir soru sormuÅŸtum… Kafasını kaldırdı, gözlerini kıstı, biraz düşündü. 3-5 saniye sonra Soyak yeniÅŸehirdeki daireyi tercih etti.
Dayıma gittim; “Erol dayı..” dedim. (Tek dayım olmasına raÄŸmen Erol dayı diyorum kendisine. Erol dayım o benim.) “Dünya Barışı mı olsun istersin, yoksa altına sıfır bir Passat mı?” dedim. “Passat olsun be Sedat, Dünya barışı nasılsa olur” dedi.
Annem’e gittim; “Annecim birÅŸey sorucam” dedim. “TaÅŸa basıyosun, ayağına terlik giy.” dedi. Terlik giydim geldim. “Åžimdi sor” dedi. “Dünya barışı mı istersin yoksa kendi büyük iÅŸini kurmak mı? “. Biraz düşündü, “Tutacaksa ve büyükse, kendi iÅŸimi kurmak” dedi..
Åžaka deÄŸil, Mehmet’in odasında ayaz vardı. Oda o kadar soÄŸuk ki bir keresinde Mehmet mutfaÄŸa dalıp odasında her an yaÄŸmur yaÄŸabileceÄŸini, odanın kendi hava olaylarını gerçekleÅŸtirdiÄŸini söylemiÅŸti.
“Çok vaktini almayacağım. Dünya barışı mı, 50 milyar nakit mi” dedim. “Nasıl Dünya barışı?” dedi. “İşte ÅŸimdi süregiden tüm savaÅŸlar duracak” dedim. “Dünya barışı” dedi. “İnsanlar ölüyor” dedi. Gözlerim ıslandı. Odasına bir damla yaÅŸ bıraktım ve dev raporumu sonlandırdım.
Türkiye’deki insanların %75′i yılbaşında, yıldız kaydığında, kadir gecesinde veya dört yapraklı yonca bulduÄŸunda Dünya Barışını dilemiyor, dilediklerini iddia etseler de yalan söylüyorlardı.
BeÅŸiktaÅŸta bir cd’ciye gitmiÅŸtir. Ertesi gün yapacağı bir sunum için Ice Age II filmine ihtiyacı var, download etmek için zamanı yoktur. HerÅŸey baÅŸlarda olaÄŸan geliÅŸmektedir ama havada bir gariplik vardır.
Saf çocuk Sedat maÄŸazanın ortasında duran gence yaklaşır ve ”Ice Age 2 var mı?” der. Adam “çalışmıyor” diye cevap verir. Sedat büyük bir üzüntüyle ”Hadi yaa..” der, gözlerini kısıp, adama bakarak bir müddet düşünür… Sedattaki “Hay allah, ne yapsak acaba?” düşünceleri gözlerinden okunmaktadır. Adam bu bakışa dumur olmuÅŸtur. O da gözünü ayıramayıp, Sedat’a “ne yani?” der gibi bakmaktadır.
- Pekiii, Incredibles var mı?…
Adam, gıcık bir tavırla ”beyefendiye sorun” diyerek bir baÅŸkasına yönlendirir. Sedat kıl olmuÅŸtur. Birinde cd çalışmıyor, diÄŸerini de bilmiyor diye. GüvenememiÅŸtir bu adama, diÄŸer çalışana da aynı soruyu sormaya karar verir.
- Ice age 2 var mı?
- Var.
- E çalışmıyomuş!?.. (gıcık ve rahatsız bir ses tonuyla)
- Çalışmayan şeyi niye satalım Kardeşim!. (daha gıcık ve rahatsız bir ses tonuyla)
- Öee. Tamam… Ben alayım.
Sonra adamı beklerken neler olduÄŸunun farkına varır. İlk adam Sedat’a ”çalışmıyor” deÄŸil ”çalışmıyorum” demiÅŸtir.