Çok kitap okumayan, kitap okumaya da açıkçası pek inanmayan bir adamım. Bu alışkanlığımla gurur duymuyorum ama hayatımı iyi-kötü bu şekilde devam ettirebiliyorum. Hatta korkarım en çok okuduğum kitap türü kullanma kılavuzlarıdır. Akıllıca yazılmış kullanma kılavuzlarını keyifle takip ediyor, sonunu merak ederek okuyorum.
Lakin bir kitap var ki, çok sevdiğim kült bir filmin (örn. Back to the Future) sahnelerini dönüp dönüp izlemem gibi bu kitapta da aynı tekrarları yaşıyorum. Döne döne aynı yazıları okuyorum. Karikatür okumaktan zevk almamama rağmen sırf yazılarını okumak için Uykusuz dergisini kaçırmıyorum.
BahsettiÄŸim yazar Fırat Budacı. Kitap da dergideki yazılarından oluÅŸan derlemesi; “Kendimi Durduracak DeÄŸilim”. AÅŸağıdaki de küçücük bir alıntı.

Kendimi Durduracak DeÄŸilim
“…Minimalist çizgilerle tasarlanmış, zamanın ruhunu algılayan bir mimarın elinden çıktığı belli olan, nefis bir mekandayız. Aralarında sadece 5cm mesafe olan yan yana dizilmiÅŸ bu beyaz masaları görünce, normalde iÅŸletme sahibine küfredilir. Ama bu mekanda bu sıkışıklığın çok sayıda müşteri istiflemekten baÅŸka bir anlamı var. Mimarımız diyor ki “Mekanımıza gelenlere aynı masada oturuyormuÅŸ hissi veren, samimiyet odaklı bir konsept planladım.” Biz de konsept gereÄŸi mecburen göt göte oturuyoruz. Sevgilim daha girer girmez etkileniyor bu mekandan. Masaya dirseklerini yaslayıp yumu yumu ellerini çene altında birleÅŸtiriyor. Etrafı inceleyen gözlerini, ambiyanstan etkilenmiÅŸ olmanın buÄŸusu sarıyor. Kafamızı çevirince, İstanbul’un insanın ÅŸiir kanallarını açan muhteÅŸem manzarasıyla karşılaşıyoruz: “Åžurası Kuleli Askeri Lisesi mi, orası Beyazı Kulesi mi?” gibi soruları, havam bozulmasın diye yarı yarıya atarak cevaplıyorum. Yıllar sonra öğreniyorum, Yeni Cami’ye o gece Sultanahmet dediÄŸimi. Ne gam, ortamı bulmuÅŸum, ambiyansı ta gözünden vurmuÅŸum. Elimi kaldırıyorum garsona doÄŸru “Bir dakika” anlamında bir parmak hareketi yapıyor.
Garson, küpeli kulağı, beyaz body tişörtü ve İspanyo paça pantolonuyla bize doÄŸru geliyor. Yusyuvarlak bir “Merbaa,” deyip, menüleri bırakarak ayrılıyor. Bu tür mekanların menülerinde danalar, tavuklar ve balıklar kendi kimlikleriyle gözümüze gözükmezler. Bir karnavalı andıran büyük tabaklarda küçük birer parçadırlar sadece. Mesela, “Avakado dilimleriyle sotelenmiÅŸ dip soslu nugget parçaları, buharda piÅŸirilmiÅŸ mevsim sebzeleri ve ılık kestane ile” dendiÄŸinde aradaki tavuÄŸu sezebilirsek yemekteki ana hayvanı bulmuÅŸ oluruz. İşte bu “betimlemeli yemek isimleri” yüzünden, bu tür mekanlara alışık olmayanlar, menüyü incelerken akıp giden zamanın farkına varamazlar…”